1. YAZAR

  2. Hüseyin Durak

  3. ​ELLA SENDROMU
Hüseyin Durak

Hüseyin Durak

Yazarın Tüm Yazıları >

​ELLA SENDROMU

A+A-

 

Her ne kadar bizim tercihimiz olmasa da bize gelenler genelde yirmi beş - kırk dokuz yaş arası kadınlar. Çoğunluğu evli, ço- cuklu; bir kısmı mutlu evliliğine memnuniyetle devam ediyor diğer kısmı ise nerden bakar- sanız bakın artık yerleşmiş bir “hüsran” duygusuna sahip. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yanıp tutuştuğumuz genç- lik perdesinden hemen sonra hayatın gerçekleriyle yüzleş- mek... Dünyanın en mutlu in- sanı olma idealindeyken kayın- validenin tek bir sözüyle bütün dünyanın kararması. Dünyanın öbür ucuna gidebilme kararıyla yola çıkmışken kahveden eve getirilemeyen kocalar. En sevgi dolu başlayan cicim aylarının hemen ertesinde işlevselleşen şiddet eğilimleri.

Kadınların “kendini gerçekleş- tirme” hayallerini evliliğe bırak- maları olumlu bir şey. Çünkü hiç biri aile yapısını bozacak nitelik- te değil. Tam tersi çoğu kendini gerçekleştirme talebi “düzgün yuva” yapısını destekler mahi- yette. Ama biz erkeklerin du- rumu tam öyle değil. Bizimkisi gayet bireysel, bencilce, hırs ve yükselme hevesiyle doğrudan bağlantılı. Yani hemen hiç biri aile amacına paralel şeyler değil. İş bu sebepten kendimizi ger- çekleştirme mekanı olarak aile birliği kadın ve erkeğe çoğu zaman birbirine zıt mahaller açıyor. Erkek, kendimi gerçek- leştiriyorum düşüncesiyle sos- yalleşme çabası içine girmeye, başarı basamaklarında daha çok hırslanmaya, işkolikliğe varan kariyer odaklanmasına, kendi arkadaş grubu içerisinde daha aktif olmaya doğru seyir alıyor. Kadın bu planların neredeyse hiç birinin ortağı ya da payda- sı değil. Oysa kadının “kendini gerçekleştirme” hayallerinin tamamında bir çift olma hali mevcut. Birlikte yenen yemek- ler, birlikte yapılan geziler, çev- reye verilen birliktelik resimleri, mutlu aile tablosu.

Hal böyle olunca ikisinin de hayallerinde diğeri yer almıyor. Ama farklı saiklerle.
Biri açtığı alanda diğerini bula- mamaktan bunalımda diğeri- nin hayallerinde bir başkasına yer yok. Peki sorun nerde? So- run bir tarafın gerçekleşen ha- yalleri ile şişen egosuna rağmen

diğerinin yarım kalan ve yıkılan hayalleri ile yerlerde gezinen bir ego ve giderek kendinde yer edinen hiçlik duygusu.

İnsan kendisi nasılsa diğerle- rinin de aynı olduğu zehabına kapılıyor. Bu yanındaki kişi olsa bile. Aynı yastığa yıllarca baş ko- yup birbirinden kilometrelerce uzakta yatan binlerce karı koca mevcut. Erkek kendisi mutlu ve hoşnut ve tüm çabasının da ai- lesini bir yerlere getirmek iddi- asında olduğu için eşinin de bu durumdan hoşnut olacağı da- hası olması gerektiği ve dahası olmuyorsa bunun kendi suçu olduğuna inanıp duruyor. Ken- disi “kahraman” eşi “sorunlar yumağı” oluveriyor birden bire. Sorunlar yumağı olduğu doğ- ru. Fakat bu yumağı kendisinin oluşturduğundan habersiz.

Kendisini gerçekleştiremeyen insan ne yapıyor dersiniz? Yık- maya başlıyor kendisini. Yok saymaya, yok etmeye, yoksun- laştırmaya başlıyor. Kendine kötü davranılmasından da ga- rip bir şekilde hak ettiği düşün- cesine sahip oluyor sonradan. Aynalara bakması imkansız hale geliyor. Çocuğuyla, maddi kaygılarla, gelecek planlarıyla, eşinin sorunlarıyla, eşinin aile- sinin sorunlarıyla boğuşurken hayalleri kurduğu günleri bile hayal edemez hale geliyor bir süre sonra.

Yaşamaya devam etmesi tesadüfî artık. Yaşıyorsa da ço- cukları için yaşayan, o olmazsa onların ayakta kalamayacağını düşündüğü için kalıyor ayakta. Bir gün bir yerlerden herhangi bir yazı çıkıyor karşısına? Belki de facebook’tan. Dönüp şu so- ruyu soruyor kendine: Sahi be- nim hayallerime noldu? Sonra tıpkı kayıp çocuğunu bulmak istermiş gibi, hasret kaldığı yiti- ğine bir an önce ulaşmak ister- miş gibi topluyor eşyalarını.

Yıllar önce “aşk” romanı vardı,ortalığı kasıp kavuran. İşte oradaki Ella da öyleydi. Tıpkı binlerce yurdum Ella’sı gibi...

Ella’larınızın gerçekleşmiş ha- yali olun o yüzden, kendisinin yüzünden yitip gitmiş hayalleri değil... Kalın sağlıcakla... 

 

Her ne kadar bizim tercihimiz olmasa da bize gelenler genelde yirmi beş - kırk dokuz yaş arası kadınlar. Çoğunluğu evli, ço- cuklu; bir kısmı mutlu evliliğine memnuniyetle devam ediyor diğer kısmı ise nerden bakar- sanız bakın artık yerleşmiş bir “hüsran” duygusuna sahip. Hayallerimizi gerçekleştirmek için yanıp tutuştuğumuz genç- lik perdesinden hemen sonra hayatın gerçekleriyle yüzleş- mek... Dünyanın en mutlu in- sanı olma idealindeyken kayın- validenin tek bir sözüyle bütün dünyanın kararması. Dünyanın öbür ucuna gidebilme kararıyla yola çıkmışken kahveden eve getirilemeyen kocalar. En sevgi dolu başlayan cicim aylarının hemen ertesinde işlevselleşen şiddet eğilimleri.

Kadınların “kendini gerçekleş- tirme” hayallerini evliliğe bırak- maları olumlu bir şey. Çünkü hiç biri aile yapısını bozacak nitelik- te değil. Tam tersi çoğu kendini gerçekleştirme talebi “düzgün yuva” yapısını destekler mahi- yette. Ama biz erkeklerin du- rumu tam öyle değil. Bizimkisi gayet bireysel, bencilce, hırs ve yükselme hevesiyle doğrudan bağlantılı. Yani hemen hiç biri aile amacına paralel şeyler değil. İş bu sebepten kendimizi ger- çekleştirme mekanı olarak aile birliği kadın ve erkeğe çoğu zaman birbirine zıt mahaller açıyor. Erkek, kendimi gerçek- leştiriyorum düşüncesiyle sos- yalleşme çabası içine girmeye, başarı basamaklarında daha çok hırslanmaya, işkolikliğe varan kariyer odaklanmasına, kendi arkadaş grubu içerisinde daha aktif olmaya doğru seyir alıyor. Kadın bu planların neredeyse hiç birinin ortağı ya da payda- sı değil. Oysa kadının “kendini gerçekleştirme” hayallerinin tamamında bir çift olma hali mevcut. Birlikte yenen yemek- ler, birlikte yapılan geziler, çev- reye verilen birliktelik resimleri, mutlu aile tablosu.

Hal böyle olunca ikisinin de hayallerinde diğeri yer almıyor. Ama farklı saiklerle.
Biri açtığı alanda diğerini bula- mamaktan bunalımda diğeri- nin hayallerinde bir başkasına yer yok. Peki sorun nerde? So- run bir tarafın gerçekleşen ha- yalleri ile şişen egosuna rağmen

diğerinin yarım kalan ve yıkılan hayalleri ile yerlerde gezinen bir ego ve giderek kendinde yer edinen hiçlik duygusu.

İnsan kendisi nasılsa diğerle- rinin de aynı olduğu zehabına kapılıyor. Bu yanındaki kişi olsa bile. Aynı yastığa yıllarca baş ko- yup birbirinden kilometrelerce uzakta yatan binlerce karı koca mevcut. Erkek kendisi mutlu ve hoşnut ve tüm çabasının da ai- lesini bir yerlere getirmek iddi- asında olduğu için eşinin de bu durumdan hoşnut olacağı da- hası olması gerektiği ve dahası olmuyorsa bunun kendi suçu olduğuna inanıp duruyor. Ken- disi “kahraman” eşi “sorunlar yumağı” oluveriyor birden bire. Sorunlar yumağı olduğu doğ- ru. Fakat bu yumağı kendisinin oluşturduğundan habersiz.

Kendisini gerçekleştiremeyen insan ne yapıyor dersiniz? Yık- maya başlıyor kendisini. Yok saymaya, yok etmeye, yoksun- laştırmaya başlıyor. Kendine kötü davranılmasından da ga- rip bir şekilde hak ettiği düşün- cesine sahip oluyor sonradan. Aynalara bakması imkansız hale geliyor. Çocuğuyla, maddi kaygılarla, gelecek planlarıyla, eşinin sorunlarıyla, eşinin aile- sinin sorunlarıyla boğuşurken hayalleri kurduğu günleri bile hayal edemez hale geliyor bir süre sonra.

Yaşamaya devam etmesi tesadüfî artık. Yaşıyorsa da ço- cukları için yaşayan, o olmazsa onların ayakta kalamayacağını düşündüğü için kalıyor ayakta. Bir gün bir yerlerden herhangi bir yazı çıkıyor karşısına? Belki de facebook’tan. Dönüp şu so- ruyu soruyor kendine: Sahi be- nim hayallerime noldu? Sonra tıpkı kayıp çocuğunu bulmak istermiş gibi, hasret kaldığı yiti- ğine bir an önce ulaşmak ister- miş gibi topluyor eşyalarını.

Yıllar önce “aşk” romanı vardı,ortalığı kasıp kavuran. İşte oradaki Ella da öyleydi. Tıpkı binlerce yurdum Ella’sı gibi...

Ella’larınızın gerçekleşmiş ha- yali olun o yüzden, kendisinin yüzünden yitip gitmiş hayalleri değil... Kalın sağlıcakla...